Hikaye
Sayılmayan Salınım
Sayım Evi'nin batı duvarında dört bin boncuk teli vardır. Sayım Evi, Arena'daki her maçı sayan tarafsız katiplerin evidir. Bu katiplere Sayıcı denir. Her teli bir Sayıcı'nın parmağı tanır. Obelus'un teli on yedinci sıradaydı, pencerenin tam karşısında. Oradan aşağıda Kadrun görünürdü. Kadrun, Arena'nın yosun tutmuş taşlarla dolu sahasıdır. İki Ağırlık'ın, yani iki takımın üs kristalinin arasından turkuaz bir ırmak akar. Ona bu teli verdiklerinde on dört yaşındaydı. Adını da o gün verdiler. Eski katipler şüpheli bir satırın kenarına küçük bir işaret çizerdi. Obelus o işaretin adıydı. “Sen şüphe edeceksin,” demişti Baş Sayıcı Koronis. “Biz de senin şüphelerini sayacağız.” Obelus o zaman bunun bir şaka olduğunu sanmıştı.
Salınım sürerken pencereden aşağı bakmak yasaktı. Salınım, Arena'daki bir maçtır. Sayıcı maçı izlemez, yalnız sonucu sayar. Ama o öğleden sonra herkes bakıyordu. Çünkü Kadrun'da bir tuhaflık vardı. Kuşlar ağaçlardan havalanmıyordu. Şafak tarafında Kaedra'nın yırtık sancağı rüzgârda kıvrılıyordu. Karşısında, Akşam Ağırlığı'nın önünde Ruvok duruyordu. İki baltasını birbirine vurup bir ağıt tutturmuştu. Nehrin üstünde ak saçlı Zahrethli kızın asası vardı. Asanın ucundaki küre dönüyordu. Vorgal'ın her adımı Sayım Evi'nin duvarlarındaki tozu titretiyordu. Bu, dört milyon dört yüz yetmiş bir bin üç yüz otuzuncu salınımdı. Obelus sayıyı bir dua gibi fısıldadı. Boncuğu parmağının ucunda hazır tuttu.
Akşam Ağırlığı çatladığında Kadrun'dan bir ses yükseldi. Bu, kristalin kırılma sesi değildi. Daha derindi, taşın içinden gelen bir iç çekişti. Obelus başını çevirdi. Orta koridorda dev bir taş yüz vardı. Yarısı toprağa gömülüydü. Herkes bu eski kabartmaya Uyuyan Yüz derdi. Şimdi Uyuyan Yüz gözlerini açıyordu. Yavaşça. Yüzyıllık yosun kirpik gibi aralandı. Altından iki soluk turkuaz ışık Kadrun'a baktı. Uzun bir uykudan sonra odayı tanımaya çalışır gibiydi.
Sonra her şey durdu. Obelus'un parmağı boncuğun üstünde kaldı. Pencereden süzülen toz havada asılı kaldı. Aşağıda Kaedra'nın sancağı bir dalga halinde donmuştu. Ruvok'un ağıdı bir hecenin ortasında kesilmişti. Nehir akmıyordu. Obelus kalbinin atmadığını duydu. Bunu duymak için kulağa gerek yoktu. Sessizlik o kadar büyüktü ki eksik ses bir çığlık gibi yankılanıyordu. Düşünebiliyordu ama kıpırdayamıyordu. Duruş, dünyanın bir zamanlar hareketsiz kaldığı dönemdir. O sırada bir adımın ortasında donup kalanlara Duran denir. Eski kitaplar Duranların rüya görüp görmediğini tartışırdı. Obelus o an cevabı bildi ve bundan korktu.
Bu bir kalp atımı sürdü. Belki daha az. Belki bir ömür. Ölçecek bir şey yoktu. Sonra kalbi yeniden vurdu. Toz yere indi. Sancak dalgasını tamamladı ve Kadrun bağırdı. Akşam Ağırlığı düşmüştü. Salınım bitmişti. Obelus boncuğu itti.
Boncuk kaymadı. Obelus bir daha itti. Tel gergindi, boncuk sağlamdı. Ama boncuk yerinden oynamadı. Sanki arkasında görünmez bir boncuk daha vardı. Yan tellerdeki Sayıcılar da aynı şeyi yaşıyordu. Kimi tırnaklarıyla zorluyor, kimi dua ediyordu. Kimi de yalnızca bakıyordu. Sekiz yüz yıldır hiçbir boncuk yerinde kalmamıştı. Koronis salonun ortasında duruyordu. Hiçbir şey söylemeden büyük defteri açtı. Sonra aynı sessizlikle kapattı.
O gece nöbet Obelus'taydı. Lambalar söndükten sonra defterin başına oturdu. Son sayfaları geriye doğru okudu. Bir önceki salınımda Şafak kazanmıştı. Antlar Tavellin'e, Gurhal'a ve Hesperra'ya gitmişti. Ant, şampiyonun hamisine verdiği bağlılık sözüdür. Bu kayıt doğruydu. O maçı Obelus kendisi saymıştı. Altında bir satır daha vardı. Mürekkep ve el yazısı aynıydı. Satıra göre dört milyon dört yüz yetmiş bir bin üç yüz otuzuncu salınımı Akşam kazanmıştı. Ant sahipleri sütunu boştu. Yalnız kenarda küçük bir sarkaç mührü vardı. Satırın saati, Uyuyan Yüz gözlerini açmadan tam bir saat önceydi. O saatte Kadrun'da kimse yoktu. Obelus bunu biliyordu. Çünkü o saatte telinin başında oturmuş, boş Kadrun'a bakmıştı.
Demek boncuk bu yüzden kaymamıştı. Arena bu salınımı yaşamamıştı. Ama defter onu saymıştı. Arena da bunu kabul etmiyordu.
Obelus sayfayı lambaya tuttu. Mühür ona tanıdık geldi. Tavellin'in bütün saat kadranlarında aynı sarkaç vardı. Ama bu kadar küçüğünü hiç görmemişti. Mühür, defterin kenarında, kimsenin bakmayacağı bir yerdeydi. Tıpkı kendi adının işaret ettiği şey gibi: şüpheli bir satır.
Obelus defteri kapattı. Gözü sayma duvarının en üstüne kaydı. Tellerin bittiği yerde taşa oyulmuş eski Velun rakamları vardı. Velunlar, Duruş'tan önce yaşamış eski bir uygarlıktır. Bu sayı Sayım Evi'nden bile eskiydi. Kimse onu okumaya uğraşmazdı. Çıraklar ona süs derdi. Obelus onu çıraklığının ilk yılında ezberlemişti. Sırf kimse bilmediği için merak etmişti. Şimdi lambayı kaldırıp baktı. Son hanedeki işaret değişmişti. Oyma yeniydi. Altındaki çıkıntıda hâlâ ince bir taş tozu çizgisi duruyordu. Sayı bir eksilmişti.
Herkesin gördüğü sayaç bir artmıştı. Eski sayı ise bir azalmıştı. Obelus uzun süre ikisine baktı. Biri yukarı, öbürü aşağı gidiyordu. İkisi de aynı taşın üstündeydi. Sonra Sayım Evi'nin sekiz yüz yıllık kurallarının yasakladığı bir şey yaptı. Sayfayı defterden dikkatle, kenar boşluğuyla birlikte yırttı. Dörde katladı ve cübbesinin iç cebine koydu. Kapıya yürürken arkasında, boş salonda bir ses duydu. Tek bir boncuk kendiliğinden kaymıştı. Obelus dönüp hangisi olduğuna bakmadı.
